Av. Duhan Can Aksoy Kurucu Başkan, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mezunları Derneği
Hukukun bu topraklarda egemen olmasını arzulayan bir genç için İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinin ana kapısından içeri girmenin ne demek olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz.
Mustafa Kemal Atatürk’ü ve Cumhuriyeti emanet ettiği gençliği tasvir eden heykelin yanından geçmek büyük bir onurdur. Karşınızda duran rektörlük binasının, zamanında Atatürk’ün bizzat görev yaptığı Harbiye Nezareti olduğunu bilerek o fakülte kapısından adım atarsınız.
Ardından ilk dersiniz için Amfi-1’de yerinizi alır ve meslek hayatınız boyunca uygulayacağınız kanunları kaleme alan hocalardan eğitim almayı beklersiniz. Bu eşsiz hissi ve taşıdığı ağırlığı hepimiz derinden paylaşıyoruz.
Bu tarihi ağırlığı büyük bir emanet olarak görüyor ve uzun adalet arayışı yolculuğumuzda bu mirası omuz omuza taşımak adına neden bir derneğimiz olmasın diyoruz. Derneğin kurulma motivasyonu işte bu adalet inancına dayanmaktadır. Şimdi gelin, bu kutlu yolculuğa çıkmadan önce derneğimizin kurumsal temelini, hedeflerini ve stratejik yol haritasını bu yazıda derinlemesine tahlil edelim.
Üç İmparatorluğun ve Cumhuriyetimizin Hukuk Merkezi
İstanbul, dünya hukuk tarihinin iki büyük kanunlaştırma hareketine birden ev sahipliği yapmış ender şehirlerdendir; Cumhuriyet’in hukuk devrimiyle birlikte bu sayı üçe çıkar. Bizler, üç büyük hukuk devriminin kesişim noktasının mensuplarıyız.
Birincisi, Roma hukukunun temel derlemesi Corpus Iuris Civilis’tir. Altıncı yüzyılda İmparator Justinianus döneminde bu şehirde vücut bulan bu eser, Kıta Avrupası hukukunun asırlar boyunca üzerine inşa edileceği zemini hazırlamış; modern Avrupa hukukunun temelini atan evrensel aklın ifadesi olmuştur.
İkincisi, yaklaşık bin üç yüz yıl sonra yine bu coğrafyada kaleme alınan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’dir. Ahmet Cevdet Paşa’nın öncülüğünde hazırlanan Mecelle, on altı kitap hâlinde tasarlanmış; satım, kira, kefalet, rehin, şirket ve vekâlet gibi borçlar hukuku alanlarının yanında kısmen eşya ve yargılama hukukunu da kapsayan anıtsal bir eserdir. Hanefi fıkhının dağınık birikiminden süzülerek maddeleştirilen ve seküler bir kanun formuyla modern mahkemelerin hizmetine sunulan bu metin, Doğu’nun ilk modern medeni kanunu olarak Fransızcadan Urducaya kadar pek çok dile çevrilmiş ve İstanbul hukuk ekolünün uluslararası entelektüel ağırlığını kanıtlamıştır. Cevdet Paşa’nın aynı dönemde Mekteb-i Hukuk’ta ders vermesi, kanun koyucu ile akademisyenin aynı kimlikte buluşmasının tarihimizdeki en güzel örneklerinden biridir.
Üçüncüsü, Cumhuriyet hukukudur. Mahmut Esat Bozkurt’un şahsında simgeleşen bu devrim, kimsesizlerin kimsesi olmayı hedefleyen, eşitlikçi ve aydınlanmacı iradenin sarsılmaz inşasıdır. Egemenliği kayıtsız şartsız millete teslim eden bu anlayış, bugün Anayasa’nın ikinci maddesinde ifadesini bulan demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ilkesinin de temelidir.
Bir şehir düşünün ki hem Roma hukukunun hem İslam hukukunun en büyük kodifikasyonları onun surları içinde yazılmış, Cumhuriyet’in hukuk devrimi onun kürsülerinde mayalanmış olsun. Böyle bir şehirde kurulan bir mezunlar derneği, sıradan bir mesleki örgütlenme olamaz. Tarih, bize bu mirası taşıma görevini kendiliğinden yüklemektedir. Derneğimiz, fakültemizin bu müstesna konumunu sıradan bir etiket değil, tarihî bir sorumluluk olarak görür.
Medreseden Mektebe: Hukuk Eğitiminin Doğuşu
Türkiye’de modern hukuk eğitiminin temelleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun on dokuzuncu yüzyılda yaşadığı modernleşme sürecinin doğrudan sonucudur. Klasik dönemde uyuşmazlıkların çözüm mercii olan şer’iye mahkemelerinin kadıları, fıkıh eğitimini esas alan medreselerde yetişiyordu. Ancak değişen dünya dengeleri, artan ticari ilişkiler ve Kıta Avrupası tarzı kanunlaştırma hareketleri, farklı bir zihniyete ve liyakate dayanan yeni bir hukuk formasyonunu zorunlu kıldı.
Bu dönüşümün ilk kurumsal adımları, Tanzimat reformlarını uygulayacak donanımlı kadrolar yetiştirmek üzere 1839’da açılan Mekteb-i Maarif-i Adliyye ile atıldı. 1856’da yeniden düzenlenen Tercüme Odası’nda Batılı hukuk metinleri okutulmaya başlandı; Vattel’in Milletler Hukuku gibi eserler üzerinden Avrupa’nın hukuki fikirleri Osmanlı aydınlarına ulaştı. 1853’te açılan Muallimhane-i Nüvvab kadı yetiştirme işini medresenin dışına taşıyan ilk kurum oldu; 1859’da kurulan Mekteb-i Mülkiyye ise kamu hukuku derslerinin modern anlamda okutulduğu bir zemin hazırladı.
Hukuk eğitiminin gerçek anlamda yükseköğrenim statüsüne kavuşması, 1874 yılında Galatasaray’da açılan Mekteb-i Hukuk-ı Sultani ile gerçekleşti. Dört yıllık müfredatı ve doktora verme iddiasıyla bu okul, Batı fakültelerine yönelen ilk modern hukuk mektebiydi. 1881’de İstanbullu Röpen Ohannes Karakaşyan’ın ariyet akdi üzerine savunduğu doktora tezi, İstanbul hukuk tarihinin ilk akademik tezlerinden biri olarak kayıtlara geçti.
Asıl dönüm noktası ise 17 Haziran 1880’dir. Adliye Nezareti’nin Sultanahmet’teki bahçesinde kurulan Mekteb-i Hukuk-ı Şahane, bugünkü İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin kurumsal ve tarihsel kökenidir. Derneğimizin adındaki fakülte, işte bu bir buçuk asra yaklaşan emanetin taşıyıcısıdır. Bu okulun kabul şartları, dönemin devlet aklının vizyonunu bugün bile bize ders verecek biçimde yansıtır: Adaylardan yalnızca mevzuat bilgisi değil; mantık, tarih, coğrafya bilgisi ve güçlü bir hitabet yeteneği istenmiştir. Yani iyi bir hukukçunun analitik düşünen, dünyayı ve tarihi kavrayan, düşüncesini güçlü biçimde ifade edebilen entelektüel bir birey olması gerektiği daha o gün kabul edilmiştir. Bu anlayış, 1919 nizamnamesiyle bilimsel özerklik kazanan Darülfünun Hukuk Fakültesi üzerinden Cumhuriyet’e devredilmiştir.
Savunmanın Örgütlenmesi: 1878 ve İstanbul Barosu
Maddi hukukun kanunlaşması ve modern mahkemelerin kurulması, yargılamanın kurucu unsurlarından biri olan bağımsız savunmanın da örgütlenmesini zorunlu kılmıştır. Avukatlığın henüz kurumsallaşmadığı dönemlerde mahkeme kapılarında bu işi yapanlar halk arasında hiç de hoş olmayan sıfatlarla anılıyor, mesleğin itibarı ağır biçimde zedeleniyordu. Bu tablonun değişmesi Tanzimat reformlarıyla başladı.
1870 yılında İstanbul’da faaliyet gösteren yabancı avukatlar ilk baro nüvesini oluşturdu. Milli bir savunma örgütünün tesisi ise 13 Ocak 1876 tarihli Mehakim-i Nizamiye Dava Vekilleri Hakkında Nizamname ile mümkün oldu. Bu nizamnamenin öngördüğü sürekli cemiyet esasına dayanılarak 5 Nisan 1878’de Türkiye’nin ilk milli barosu olan Osmanlı İstanbul Barosu kuruldu. Baro kısa sürede kendi iç tüzüğünü kabul ederek mesleki standartları belirledi, disiplin düzenini kurdu ve savunma hakkının kurumsal teminatı hâline geldi.
Bugün her yıl 5 Nisan’da kutladığımız Avukatlar Günü, işte bu tarihin yadigârıdır. İstanbul Barosu’nun kuruluşu, savunmanın basit bir vekâlet ilişkisi değil, yargının eşit ve kurucu bir unsuru olduğunun tesciliydi. Bu noktada bir hususu açıkça vurgulamak isterim: Derneğimiz baroların alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Kanunla kurulan meslek örgütlerinin doğası gereği yetişemediği sosyokültürel, akademik ve kuşaklar arası dayanışma alanlarını doldurmayı hedefleyen, siyaset üstü bir sivil çatıdır. Tüzüğümüz bu ilkeyi teminat altına alır: Derneğimiz hiçbir siyasi parti veya kuruluşa bağlı olamaz ve siyasetle uğraşamaz. Ortak paydamız yalnızca ve yalnızca İstanbul Hukuklu olmaktır.
1933: Cumhuriyet, Üniversite Reformu ve İstanbul Hukuk Ekolü
Cumhuriyet, Osmanlı’dan devraldığı hukuk eğitimini yeni rejimin hedefleri doğrultusunda köklü biçimde dönüştürdü. Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ilkesi üzerine kurulan yeni devlet, skolastik hukuk anlayışından rasyonel ve laik bir hukuk sistemine geçmeyi hedefliyordu.
Mustafa Kemal Atatürk, eski hukuk esaslarını temelinden değiştirecek yepyeni bir hukuk neslinin yetiştirilmesi gerektiğini açıkça vurgulamıştı.
Bu vizyon 1933 Üniversite Reformu ile somutlaştı. Darülfünun kapatılarak yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu; eğitim sistemi Albert Malche’nin raporları doğrultusunda baştan aşağı yenilendi. Tam bu dönemde tarih, İstanbul’a beklenmedik bir imkân sundu. Almanya’da Nasyonal Sosyalist baskı nedeniyle üniversitelerden ihraç edilen yüzlerce değerli bilim insanı, Prof. Dr. Philipp Schwartz’ın Türkiye Cumhuriyeti ile yürüttüğü görüşmeler sonucunda ülkemize sığındı ve üniversite reformunun yapıtaşları oldular.
Hukuk Fakültesi’ne katılan bu isimler arasında Roma ve Medeni Hukuk profesörü Andreas Bertalan Schwarz ile Ticaret Hukuku ve Hukuk Felsefesi profesörü Ernst Eduard Hirsch’in katkıları kelimenin tam anlamıyla devrimseldir. Hirsch, ezberci ve dogmatik ders anlayışını reddetti. Ona göre hukuk kuralları boşlukta asılı duran değişmez metinler değildi; kanun koyucu toplumdaki çatışan menfaatleri dengeye oturtmaya çalışıyordu ve hukukçunun görevi bu dengeyi kavrayarak canlı olaylara uygulayabilmekti. İlk dersinde kürsüden monolog yapmak yerine ön sıradaki öğrenciye dönüp ticaret hukukundan ne anladığını sorması, Türk hukuk eğitiminde sokratik yöntemin miladı sayılır. Dekanlığın geleneksel anlayış adına gösterdiği dirence rağmen Hirsch taviz vermedi.
Hirsch’in kalıcı mirası, İstanbul ve Ankara Hukuk Fakültelerinde zorunlu hâle getirilen pratik hukuk metodu dersleridir. Ona göre hukuki bir uyuşmazlığın çözümünde iki beceri esastır: sorunun özündeki hukuk problemini keşfedebilmek ve sorulan soruya inandırıcı, mantıklı bir cevap verebilmek. Aynı Hirsch, Türk Ticaret Kanunu ile Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun hazırlanmasında mimar rolü üstlenmiş, 1946 Üniversiteler Yasası’nın omurgasını oluşturan üniversite özerkliği raporunu kaleme almış ve savunma hakkı tanınmadan yapılan akademik ihraçlara karşı Senato’dan istifa ederek hukuk devleti ilkesinin yanında durma onurunu göstermiştir.
Akademik derinlik, uluslararası vizyon, pratik eğitim ve güçlü kamusal duruş. Bugün haklı bir gururla İstanbul Hukuk Ekolü dediğimiz birikim, işte bu unsurların toplamıdır. Derneğimiz, bu ekolün yalnızca hatırasını değil, yöntemini ve cesaretini de yaşatmayı görev bilmektedir.
Sivil Toplum ve Hukukçunun Sorumluluğu
Hukukun üstünlüğü, yalnızca iyi kanunlar yazılarak veya adliye binaları inşa edilerek tesis edilemez. Demokratik bir hukuk devletinde birey hak ve özgürlüklerinin teminatı, güçlü ve bağımsız bir sivil toplumun varlığına bağlıdır. Sivil toplum; devletin resmi otoritesinin ve piyasanın kâr odaklı mantığının dışında, bireylerin kendi iradeleriyle ve gönüllülük esasıyla kamusal bir amaç için örgütlendikleri alandır. Bu alan, bireyleri edilgen bir tebaa olmaktan çıkarıp demokratik süreçlere yön veren aktif vatandaşlar hâline getirir.
Mezun dernekleri de bu alanın en dinamik unsurlarındandır. Türkiye’nin köklü üniversitelerinin mezun örgütleri artık yalnızca kampüs anılarını taze tutan nostaljik yapılar değildir; öğrencilere destek sağlayan, stajyerlere istihdam köprüleri kuran, akademi ile profesyonel iş dünyası arasında bağ tesis eden ve kamuoyuna akademik düzeyde katkı sunan kurumsal yapılara dönüşmüştür. Hukukçuların bu çatı altında örgütlenmesi ayrı bir önem taşır. Hukuk dernekleri yalnızca üyelerinin mesleki sorunlarını çözmekle yetinmez; mesleğin onurunu korur, kamuoyunu aydınlatır, yasa yapım süreçlerine fikri katkı sunar ve dezavantajlı kesimlerin adalete erişiminin önündeki engellerin kaldırılması için çalışır. 2004 yılında yenilenen Dernekler Kanunu’nun sivil alana kazandırdığı genişlik, bu misyonun bugün her zamankinden daha güçlü araçlarla yürütülebilmesine imkân vermektedir.
Üç Değer: Ekol, Kültür, Dayanışma
Derneğimizin mottosu, köklü hukuk geleneğimizden süzülüp gelen üç temel değeri bir araya getirir.
Ekol, İstanbul Hukuk geleneğinin ve İstanbul Hukuklu kimliğinin ifadesidir. Fakültemizin bilimsel birikimini geleceğe taşımak, ulusal ve uluslararası saygınlığını korumak ve bu kimliği ortak bir aidiyet bilinci hâline getirmek derneğimizin varlık sebebidir.
Kültür, mesleki gelişimi, sürekli eğitimi ve hukuk kültürünü; akademiyi, sanatı ve sosyal yaşamı zenginleştiren ortak bir entelektüel hayatı ifade eder. Hukukçu, yalnızca dosyasının değil, çağının da insanıdır. Dayanışma, mensup, mezun ve akademik kadroları bir araya getirmeyi; üyeler arasında yardımlaşmayı, staj ve istihdam köprülerini ve sosyal desteği güçlendirmeyi amaçlar. Kıdemli meslektaştan fakülte sıralarındaki öğrenciye uzanan bu bağ, ekolümüzün en büyük gücüdür.
Derneğimizin Amaçları ve Faaliyet Alanları
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mezunları Derneği, yukarıda özetlediğim tarihsel mirasın ve sivil toplum sorumluluğunun bilinciyle şu temel amaçlar etrafında kurulmuştur.
Birincisi, hukukun üstünlüğünün ve evrensel insan haklarının savunulmasıdır. Derneğimiz, Anayasa’nın ikinci maddesinde ifadesini bulan demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti anlayışına, Cumhuriyet’in temel değerlerine ve Atatürk ilke ve devrimlerine bağlılıkla kurulmuştur. Ülkeyi ilgilendiren güncel hukuki meselelerde kamuoyunu bilgilendirmek, yasal düzenleme süreçlerine görüş ve rapor üretmek, kamu yararına hukuksal çalışmalar yürütmek bu gayenin doğal uzantılarıdır.
İkincisi, mesleki dayanışma ve kuşaklar arası köprüdür. Derneğimiz, kıdemli meslektaşlarımızdan hukuk fakültesi öğrencilerine ve stajyer avukatlara uzanan bir dayanışma ağı kurmayı; mentörlük çalışmaları, kariyer günleri, staj ve istihdam köprüleriyle geleceğin hukukçularını yalnızca teknik bilgiyle değil, toplumsal sorumluluk bilinciyle donatmayı hedefler. Yönetim anlayışımız da bu ilkenin yansımasıdır: Tecrübeli kuşakların stratejik birikimi ile genç meslektaşların dinamizmini aynı masada, eşit söz hakkıyla buluşturan çok kuşaklı ve kapsayıcı bir yapı benimsenmiştir.
Üçüncüsü, akademik ve mesleki üretimdir. Konferanslar, paneller, kurgusal duruşma pratikleri ve sertifika programlarıyla Hirsch’in bize öğrettiği metot anlayışını canlı tutmak; hukuki araştırmalar yürütmek ve bu birikimi kitap, dergi, bülten ve dijital yayınlar yoluyla meslek camiasının ve toplumun hizmetine sunmak derneğimizin süreklilik arz eden faaliyet alanıdır. Üniversite, baro ve araştırma merkezleriyle kurulacak ortak projeler bu üretimin taşıyıcısı olacaktır.
Dördüncüsü, sosyal ve kültürel hayatın zenginleştirilmesi ile adalete erişimin güçlendirilmesidir. Mezuniyet dönemi buluşmalarından kültür ve sanat organizasyonlarına uzanan etkinliklerle aidiyeti canlı tutmak; aynı zamanda hukuki bilgiye ulaşmakta zorlanan yurttaşların ve dezavantajlı grupların bilinçlendirilmesi için çalışmalar yürütmek derneğimizin toplumsal misyonunun merkezindedir.
Beşincisi, şeffaf, katılımcı ve siyaset üstü yönetimdir. Derneğimizde en üst irade organı genel kuruldur ve her üyenin eşit oy hakkı vardır. Mali işlemlerin denetimi, hesap verebilirlik ve etik ilkelere bağlılık, sivil toplumun en büyük sermayesi olan kamuoyu güveninin teminatıdır. Derneğimiz hiçbir siyasi oluşumun arka bahçesi olmayacak; kurumsal kimliği, bütçesi ve iletişim kanalları hiçbir surette siyasi amaçlarla kullanılmayacaktır. Bu ilkelerden hiçbir koşulda taviz verilmeyecektir.
Kimleri Bekliyoruz
Derneğimiz, İstanbul Hukuklu kimliğini paylaşan herkesi kucaklayan kapsayıcı bir üyelik anlayışıyla kurulmuştur. Fakültemizin mezunları çatımızın doğal sahipleridir; ancak bu çatı yalnızca diploma sahiplerine ait değildir. Fakültemizde emek veren akademisyenlerimiz ve öğrenimine devam eden öğrencilerimiz de bu ailenin asli unsurlarıdır. Avukatlık, hâkimlik ve savcılığın yanı sıra kamuda, özel sektörde, akademide ve farklı endüstrilerde görev yapan tüm mezunlarımız, ülkenin her alanında görev alan İstanbul Hukukluların ortak aidiyetinde buluşacaktır.
Anlam ve Önem: Neden Şimdi, Neden Birlikte
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mezunları Derneği, geçmişin nostaljisini yaşatan bir mezunlar kulübü değildir. 1839’da Mekteb-i Maarif-i Adliyye ile başlayan dönüşümün, 1878’de İstanbul Barosu’nun kuruluşuyla somutlaşan bağımsız savunma iradesinin, 1880’de Mekteb-i Hukuk-ı Şahane ile kurumsallaşan hukuk eğitiminin, Ahmet Cevdet Paşa’nın entelektüel derinliğinin ve 1933 reformunda Hirsch’in şahsında tecessüm eden rasyonel metodolojinin yirmi birinci yüzyıldaki kurumsal varisidir.
Derneğimiz; hukukun üstünlüğünü sivil alanda kararlılıkla savunan, geleceğin yetkin hukukçularını yetiştiren, kuşaklar ve sektörler arasında köprüler kuran, yasa yapıcılara fikri katkı sunan ve adaleti toplumsal barışın yegâne çimentosu olarak gören bir düşünce ve eylem merkezi olma iddiasındadır. Bu iddia büyüktür; ancak arkasındaki miras daha da büyüktür. İstanbul Hukuklu olmak; köklü bir geleneğin, ortak bir sorumluluğun ve kalıcı bir dayanışmanın adıdır. Hukukun üstünlüğüne inanan tüm meslektaşlarımı, akademisyenlerimizi ve hukuk ailemizin genç üyelerini bu çatı altında buluşmaya davet ediyorum. Bu şehirde adalet iki bin yıldır yazılıyor. Bir buçuk asra yaklaşan bu emanet artık bizim ellerimizde. Şimdi kalem bizde.
Saygılarımla,
Av. Duhan Can Aksoy Kurucu Başkan İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mezunları Derneği
Ekol · Kültür · Dayanışma
